Sayın okuyucu -kaç kişisiniz, hayatınızda nasıl bir yerim var bilmiyorum ama,
Muhtelif sebeplerden dolayı bir süreliğine blogumu güncelle(ye)meyeceğim. Tersninja.com'dan yazılarımı takibe devam edebilirsin. Ama illa güncelle, senin yazıların olmadan ben n'aparım, diyorsan -ki demezsin, seni iyi tanıyorum ben artık; bana, yani ercandalkilic111@gmail.com 'a bir mail atmayı dene. Hem tanışmış oluruz, hem de ben, en azından bir okuyucum var, güncelleyeyim bari blogu, derim kendi kendime -belki. Söz vermiyorum ama.
Sevgiyle kal...
Ercan
Ercan Dalkılıç
Her cuma Aydınlık Gazetesi'nde, her an Tersninja.com'da filmler hakkında yazar...
24 Mayıs 2012 Perşembe
27 Nisan 2012 Cuma
12. Uluslararası İzmir Film Festivali’nden bir kesit*
*27 Nisan 2012 tarihli Aydınlık Gazetesi nüshasında neşredilmiştir...
Uluslar arası İzmir Film Festivali, 22 nisan akşamı Ahmet
Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde yapılan açılışın ardından, tam 11 yıl sonra
İzmirli sinemaseverlerle buluştu. Açışta emektar oyuncu Çolpan İlhan ve Yunan
yönetmen Costas Ferris’e Yaşam Boyu Onur Ödülü takdim edildi. Çolpan İlhan’ın
Sadri Alışık’la başrolü paylaştığı Lütfi Ö. Akad klasiği Yalnızlar Rıhtımı ve Costas
Ferris’in İzmir’de doğan rembetiko şarkıcısı Marika’nın yaşam öyküsünü
anlattığı filmi Rembetiko da festival kapsamında gösterilecek filmler arasında.
Festivalin yarışmalı bölümünde aralarında Nar, Aşk ve
Devrim, Labirent’in de aralarında bulunduğu 10 film yarışacak.
Üçüncü gösterim
gününde Maskülen bölümünden dikkat çekici bir belgeseli görme şansına eriştim. Punk Usulü Baba (The Other F Word) Punk Rock’ın Flea, Mark Hoppus gibi önemli
punk rock idollerinin baba olduktan sonraki yaşamlarına bir bakış atıyor.
Kuşağının aykırı ve asi figürlerinin nasıl otoriteye boyun eğdiğini naif bir
şekilde anlatan belgesel Still Kicking’le Akademi Ödülü adaylığı kazanan Andrea
Blaugrund Nevins imzası taşıyor.
Günün diğer filmi Aşk Böceği (Loverboy), Tuna Irmağı
kıyısındaki küçük bir kasabada kandırdığı kızları insan kaçakçılarına satan
Luca’nın öyküsünü konu alıyor. Catalin Mitulescu’nun ikinci uzun metraj filmi
olan Aşk Böceği Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümüne seçilmişti. Sosyal bir
gerçekliği sömürmeden mesafeli bir üslupla anlatan Mitulescu’nun filmi toplumcu
balkan sinemasının kayda değer bir örneğiydi.
Günün ve bana kalırsa festivalin en önemli filmlerinden biri
Rus usta Alexander Sokurov’un Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan’la dönen
başyapıtı Faust’tu. Goethe’nin eserinin bağımsız bir çeşitlemesi olan film tam
manasıyla sizi kendinizden geçirecek 135 dakikalık görsel bir şölendi.
Alacaklıları tarafından sıkıştırılan, bunun üzerine çareyi ruhunu şeytana
satmakta bulan doktor Faust’un hikayesi, klostrofobik ve sürreal olarak ancak
bu kadar resmedilebilirdi. Gösterimlerin ücretsiz olduğu festival, 28 Nisana
kadar İzmirli sinemaseverleri bekliyor.
Öbür Dünyadan ve Mezarına Tüküreceğim
*20 Nisan 2012 tarihli Aydınlık Gazetesi nüshasında neşredilmiştir.
Öbür Dünyadan
Televizyon kökenli Nick Murphy’nin ilk sinema filmi olan Öbür Dünyadan (The Awakening), bir yandan hayalet avcısı hikâyesi anlatırken, diğer yandan da hayaletli ev motifini tekrar üreten bir deneme. 1920’lerin başında İngiltere’deyiz; Florence Cathcart (Rebecca Hall), olmayan hayaletleri avlayan, halkın hurafelere inanmaması için elinden gelen yapan bir kadındır. Şikâyet üzerine, öğrencilere musallat olduğu iddia edilen bir çocuk hayalet vakasını araştırmak üzere taşradaki bir yatılı okula gider.
Öbür Dünyadan’ı, Guillermo del Toro klasiği Şeytanın Bel Kemiği (El Espinazo del diablo) ve son dönemde en çok sevilen gerilim filmlerinden biri olan Yetimhane (El Orfanato) gibi yatılı okulda geçen hayalet filmlerinin ardılı olarak niteleyebiliriz sanıyorum. Viktoryen dönemde geçmemesine rağmen viktoryen dönem gerilim hikâyelerini çağrıştırıyor Öbür Dünyadan, ayrıca atmosfer bakımdan bana ziyadesiyle Diğerleri’ni (The Others) anımsattı.
Gelelim sadede; Öbür Dünyadan, gereğini yerine getiren bir film, gerilim öğeleri yerli yerinde –bebek evi öğesinde olduğu gibi-, tempoyu kontrollü kullanıp, tansiyonla gayet başarılı bir biçimde oynuyor. Ayrıca mekan-içi sekansları da en az The Others kadar başarılı. Fakat Öbür Dünyadan, saydığımız örnekler kadar üst düzey bir film değil ne yazık ki. Yer yer oyunculukları sekte veriyor, dramatizasyon da yeterince derin ve incelikli değil. Son tahilde, türün takipçileri ve sinefilleri memnun edebilir Öbür Dünyadan, ama literatüre geçecek cinsten büyük bir film de değil bana kalırsa.
Mezarına Tüküreceğim
Mezarına Tüküreceğim (I Spit on Your Grave), istismar sineması denilince ilk akla gelen birkaç filmden biri olan Meir Zarchi’nin 1978 yapımı -aynı adlı- filminin yeniden çevrimi aslen. Hikayesinde pek bir değişiklik yok filmin: Yine Jennifer adında genç bir yazar, yeni romanını yazmak için şehirden uzakta bir göl kıyısına gidiyor. Fakat burada umduğu kadar hoş karşılandığını pek söyleyemeyeceğiz…
Filmin orjinali sinema tarihinin en rahatsız edici filmleri arasında sayılıyor. Steven R. Monroe’nun yeniden çevrimiyse orijinali kadar istismar sinemasından beslenmiyor, daha çok gişe de düşünülerek Saw’laştırılmış bir dil kullanılmış filmde. Evet, yine kan ve şiddet başrolde, ama bu sefer şiddetin biraz daha sistemli ve mekanik bir biçimde uygulanan haliyle muhatabız seyirci olarak.
İkinci yarısında dört başı mamur bir intikam filmine evrilen Mezarına Tüküreceğim, orjinali gibi farklı okumalara da açık bir film. Altsınıflara dair peşin hükümler barından filmde, sonrasında üst-sınıftan bir birey kontrolü ele alıyor, finalde de adalet yerini bulmuş oluyor. Yani, altsınıflara akıllı uslu durmaları için örtük bir uyarıda mı bulunuyor film acaba?
Mezarına Tüküreceğim, kötü bir yeniden çevrim değil, orjinalinin yarattığına benzer bir etki yaratabiliyor rahatlıkla. Ne var ki, orjinali kadar kültleş(e)meyeceği de kesin!
20 Nisan 2012 Cuma
Şansa Bak ve Gri Kurt* (30 Mart, Aydınlık Gazetesi)
* Aydınlık Gazetesi'nin 30 Mart 2012 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.
Gri Kurt:
Vahşi doğa koşullarına karşı mücadele, yani ‘survival’ sinemanın en sevdiği temalardan olagelmiştir her zaman. Anımsayacağınız üzere, en son Oscar’larda da adından söz ettiren, 2010 yapımı 127 Saat (127 Hours) filminde kullanıldığını görmüştük bu temanın. Gri Kurt (The Grey) da, esasen bu izlekten ilerleyen bir deneme; Alaska’ya düşen bir uçaktan sağ kurtulan yedi kişinin hayatta kalma mücadelesine tanık oluyoruz film boyunca…
Gri Kurt kâğıt üzerinde sıradan bir ‘hayatta kalma’
mücadelesi anlatıyor gibi görünse de, filmin altmetni muhtelif okumalara açık. Alaska’da
petrol çıkarmak için bulunan, uçağın düşüşü üzerine bir anda kendilerini
‘kurtlar sofrasında davetsiz misafirler’ olarak bulan bu yedi karakteri,
Irak’ta batağa saplanan işgalci devletlerin yansıması olarak okuyabiliriz
sanıyorum. Bu veriler ışığında değerlendirecek olursak; Gri Kurt, işgalci
devletlerin eylemlerini olumluyor, bununla da kalmıyor söz konusu işgali epik
bir dille işliyor, tipik Amerikancı kahramanlık anlatısını yeniden üretiyor.
Şansa Bak:
Şansa Bak, türün alışılagelmiş kalıplarının dışında seyreden, oldukça özgün bir çalışma. Onu diğer hastalık dramalarından farklı kılan şey, hikâyesini türdeşlerinin aksine kendini iyi hisset biçemi içinde anlatması ve seyirciyle arasına belli bir mesafe koyarak ajitasyona yeltenmemesi. Bu özellikleri sayesinde Şansa Bak, şimdiye kadar yapılagelen hastalık dramlarının yanından bile geçemeyeceği bir başarıya ulaşıyor.
25 Mart 2012 Pazar
23. Ankara Film Festivali’ne 360 derece bir bakış (22 Mart, Aydınlık Gazetesi)
Ömer Lütfi Akad’ı anarak başlayan festivalin açılış filmi de 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”di. 15 – 22 Mart tarihleri arasında, 19 kategori altında Türkiye ve Dünya Sineması’nın önde gelen örneklerinin yer aldığı festival kapsamında gösterildi.
19 kategori demiştik, kuşkusuz bu kategorilerin en önemlisi, aynı zamanda festivalin temasını da oluşturan ‘tektipteşme’. Bu kategoride yerli film Simurg’la birlikte 2011 Abu Dhabi Film Festivali’nde Arap Dünyasında En İyi Yönetmen seçilen Ismaël Ferroukhi’nin Özgür Adamlar’ı (Les hommes libres), Jean-Marc Moutout’nun Bir Sabah Erkenden’i (De bon matin) ve Ahmed Imamovic’in Belvedere’si izleyicilerle buluştu.
Bu sene festivalin öne çıkan bölümlerinden biri de Robert Altman retrospektifiydi. Festivalin ikinci gösterim gününde yönetmenin başyapıtı Hayal ve Görüntü (Images, 1972) Ankaralı sinemaseverlerle buluştu. Hayal ve Görüntü, Altman’ın bilindik kalabalık kadrolu filmlerinden biri değil. Film neredeyse tek mekânda geçiyor ve yedi-sekiz oyuncuya sahip. Hikâye de gayet yalın, Altman’ın çok öykülü filmlerine hiç benzemiyor. Susannah York’un başarıyla canlandırdığı Cathryn, yazdığı çocuk kitabını bitirebilmek için çocukluğunun geçtiği dağ evine yerleşir. Fakat bu dağ evi, Cathryn’in yaratıcılık sorununu gidermek şöyle dursun, onu daha da bunalıma sokar. Roman Polanski’nin Kiracı’sına (Le locataire, 1976) ilham kaynağı olduğunu öne sürebileceğimiz Hayal ve Görüntü, tür bakımından da Cinnet (The Shining) vb. yaratıcılık dönemi krizi filmlerinin en başat örneklerinden biri. John Cassavetes’le birlikte Amerikan Bağımsız Sineması’nın en büyük isimlerinden biri sayılan Robert Altman’ın Hayal ve Görüntü’sü, John Williams’ın muhteşem müziklerinin de yadsınamayacak katkısıyla büyüleyici bir etki bırakıyor izleyenin üzerinde.
Retrospektifte gösterilen diğer Altman filmleri ise şunlar: Bizim Gibi Hırsızlar (Thieves Like Us), Brewster McCloud, Cephede Eğlence (M*A*S*H), Vincent & Theo, McCabe ve Bayan Miller (McCabe ve Mrs. Miller) ve son olarak Üç Kadın (3 Women).
Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma’sının filmlerinden Canavarlar Sofrası, tek bir mekanda geçen, ilk distopik Türkiye filmi olma gayretinde oldukça ayrıksı bir deneme. İranlı bir baba ve Türkiyeli bir annenin oğlu olan Ramin Matin’in ilk uzun metraj denemesi olan film, aynı zamanda İngilizce çekilmiş. Bunun nedenini burada anlatmak biraz zor, filmi izlediğinizde anlamanız mümkün olabilir ancak. Gelecekteyiz, maden suyunun dahi yasaklandığı bir devirde, şekerin çok ama çok kıymetli olduğu bir yoklar çağında. J. ve M. akşam yemeğinde Avrupa’dan yeni dönmüş, uzun zamandır görmedikleri K. ve D.’yi ağırlarlar. Yemek sırasında dışarıda polisler birini öldürür kimse aldırmaz, çiftler birbirlerinin eşine sarkar kimse ses çıkarmaz, kısacası sistem bütün değerleri altüst etmiştir. Canavarlar Sofrası, çöküş çağının alegorisine soyunan çok cesur bir film. Eksiklikleri yok mu, var fakat bu ufak tefek kusurlar onun öneminden pek bir şey eksiltmiyor.
Ümit Ünal’ın Nar’ını burada nihayet izleyebildim. Nar, yönetmenin Dokuz ve Ara filmlerinin biçimsel bakımdan tamamlayıcısı niteliğinde. Öz olarak da hayli provokatif. Serra Yılmaz’ın canlandırdığı Asuman adlı falcı kadının, bir küçük burjuva evinde yarattığı dehşeti anlatan film, bana bazı Haneke filmlerini çağrıştırdı. Ölümcül Oyunlar (Funny Games) ve Benny’nin Videosu’nda (Benny’s Video) da alt sınıftan bir karakter, üst sınıftan bir ailenin hayatına ışıldayan bir bıçak gibi dalıyor, aileye hayatı zindan ediyordu. Film sonrası yapılan söyleşide yönetmenin kendisine Haneke’den etkilenip etkilenmediğini sordum. Fakat cevap olumsuzdu; Ünal, Ölümcül Oyunlar’dan çok rahatsız olup yarım bıraktığını, Bilinmeyen Kod’u (Code inconnu) ise izlediğinde çok sevmiş olduğunu belirtti.
İzlediğim üçüncü yarışma filmi Entelköy Efeköy’e Karşı’ydı. Yüksel Aksu’nun deyişiyle, ikinci uzun muhabbeti olan film, en az önceki filmi Dondurmam Gaymak kadar orijinaldi! Yönetmen sinema dilinin henüz oluşmadığını söylese de, perde tam aksini söylüyordu. Yine imece usulü kotarılmış olan film, metropolden bunalmış bir grup çevreci Ege’nin bir köyünde komün yaşam sürme teşebbüsünü anlatıyor. Yüksel Aksu, üslubunu çok iyi oturtmuş bir yönetmen bana kalırsa. Günümüz Türkiye Sineması’nda seçkincilik hastalığından mustarip olmayan belki de tek yönetmen. Popüler olana yaslanmadan, seçkinci bir dil kullanmadan, söyleyeceğini kamunun anlayabileceği şekilde söylüyor, söylemine kamuyu da dahil ediyor. Entelköy Efeköy’e Karşı da, biçim ve öz olarak gerçekten çok dürüst bir deneme. Doğru şeyleri, doğru bir ifadeyle anlatan Yüksel Aksu muhabbetinin aynı çizgide sürmesi dileğiyle…
19 kategori demiştik, kuşkusuz bu kategorilerin en önemlisi, aynı zamanda festivalin temasını da oluşturan ‘tektipteşme’. Bu kategoride yerli film Simurg’la birlikte 2011 Abu Dhabi Film Festivali’nde Arap Dünyasında En İyi Yönetmen seçilen Ismaël Ferroukhi’nin Özgür Adamlar’ı (Les hommes libres), Jean-Marc Moutout’nun Bir Sabah Erkenden’i (De bon matin) ve Ahmed Imamovic’in Belvedere’si izleyicilerle buluştu.
Bu sene festivalin öne çıkan bölümlerinden biri de Robert Altman retrospektifiydi. Festivalin ikinci gösterim gününde yönetmenin başyapıtı Hayal ve Görüntü (Images, 1972) Ankaralı sinemaseverlerle buluştu. Hayal ve Görüntü, Altman’ın bilindik kalabalık kadrolu filmlerinden biri değil. Film neredeyse tek mekânda geçiyor ve yedi-sekiz oyuncuya sahip. Hikâye de gayet yalın, Altman’ın çok öykülü filmlerine hiç benzemiyor. Susannah York’un başarıyla canlandırdığı Cathryn, yazdığı çocuk kitabını bitirebilmek için çocukluğunun geçtiği dağ evine yerleşir. Fakat bu dağ evi, Cathryn’in yaratıcılık sorununu gidermek şöyle dursun, onu daha da bunalıma sokar. Roman Polanski’nin Kiracı’sına (Le locataire, 1976) ilham kaynağı olduğunu öne sürebileceğimiz Hayal ve Görüntü, tür bakımından da Cinnet (The Shining) vb. yaratıcılık dönemi krizi filmlerinin en başat örneklerinden biri. John Cassavetes’le birlikte Amerikan Bağımsız Sineması’nın en büyük isimlerinden biri sayılan Robert Altman’ın Hayal ve Görüntü’sü, John Williams’ın muhteşem müziklerinin de yadsınamayacak katkısıyla büyüleyici bir etki bırakıyor izleyenin üzerinde.
Retrospektifte gösterilen diğer Altman filmleri ise şunlar: Bizim Gibi Hırsızlar (Thieves Like Us), Brewster McCloud, Cephede Eğlence (M*A*S*H), Vincent & Theo, McCabe ve Bayan Miller (McCabe ve Mrs. Miller) ve son olarak Üç Kadın (3 Women).
Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma’sının filmlerinden Canavarlar Sofrası, tek bir mekanda geçen, ilk distopik Türkiye filmi olma gayretinde oldukça ayrıksı bir deneme. İranlı bir baba ve Türkiyeli bir annenin oğlu olan Ramin Matin’in ilk uzun metraj denemesi olan film, aynı zamanda İngilizce çekilmiş. Bunun nedenini burada anlatmak biraz zor, filmi izlediğinizde anlamanız mümkün olabilir ancak. Gelecekteyiz, maden suyunun dahi yasaklandığı bir devirde, şekerin çok ama çok kıymetli olduğu bir yoklar çağında. J. ve M. akşam yemeğinde Avrupa’dan yeni dönmüş, uzun zamandır görmedikleri K. ve D.’yi ağırlarlar. Yemek sırasında dışarıda polisler birini öldürür kimse aldırmaz, çiftler birbirlerinin eşine sarkar kimse ses çıkarmaz, kısacası sistem bütün değerleri altüst etmiştir. Canavarlar Sofrası, çöküş çağının alegorisine soyunan çok cesur bir film. Eksiklikleri yok mu, var fakat bu ufak tefek kusurlar onun öneminden pek bir şey eksiltmiyor.
Ümit Ünal’ın Nar’ını burada nihayet izleyebildim. Nar, yönetmenin Dokuz ve Ara filmlerinin biçimsel bakımdan tamamlayıcısı niteliğinde. Öz olarak da hayli provokatif. Serra Yılmaz’ın canlandırdığı Asuman adlı falcı kadının, bir küçük burjuva evinde yarattığı dehşeti anlatan film, bana bazı Haneke filmlerini çağrıştırdı. Ölümcül Oyunlar (Funny Games) ve Benny’nin Videosu’nda (Benny’s Video) da alt sınıftan bir karakter, üst sınıftan bir ailenin hayatına ışıldayan bir bıçak gibi dalıyor, aileye hayatı zindan ediyordu. Film sonrası yapılan söyleşide yönetmenin kendisine Haneke’den etkilenip etkilenmediğini sordum. Fakat cevap olumsuzdu; Ünal, Ölümcül Oyunlar’dan çok rahatsız olup yarım bıraktığını, Bilinmeyen Kod’u (Code inconnu) ise izlediğinde çok sevmiş olduğunu belirtti.
İzlediğim üçüncü yarışma filmi Entelköy Efeköy’e Karşı’ydı. Yüksel Aksu’nun deyişiyle, ikinci uzun muhabbeti olan film, en az önceki filmi Dondurmam Gaymak kadar orijinaldi! Yönetmen sinema dilinin henüz oluşmadığını söylese de, perde tam aksini söylüyordu. Yine imece usulü kotarılmış olan film, metropolden bunalmış bir grup çevreci Ege’nin bir köyünde komün yaşam sürme teşebbüsünü anlatıyor. Yüksel Aksu, üslubunu çok iyi oturtmuş bir yönetmen bana kalırsa. Günümüz Türkiye Sineması’nda seçkincilik hastalığından mustarip olmayan belki de tek yönetmen. Popüler olana yaslanmadan, seçkinci bir dil kullanmadan, söyleyeceğini kamunun anlayabileceği şekilde söylüyor, söylemine kamuyu da dahil ediyor. Entelköy Efeköy’e Karşı da, biçim ve öz olarak gerçekten çok dürüst bir deneme. Doğru şeyleri, doğru bir ifadeyle anlatan Yüksel Aksu muhabbetinin aynı çizgide sürmesi dileğiyle…
22 Mart 2012 Perşembe
Derinleşen paranoyanın portresi - Ercan Dalkılıç (Aydınlık Gazetesi, 16 Mart)
Ekonomik kriz günümüz sinemasında, gelecekte adından akım olarak bahsedeceğimiz bir kırılma yarattı. En son Lars von Trier, Melankoli (Melancholia) filmiyle ekonomik krizin yarattığı travmayı beyazperdeye aktarmıştı. İlk uzun metrajı filmi Shotgun Stories’de işçi sınıfının sorunlarla dolu gündelik hayatına bir bakış atan Jeff Nichols, yeni filmi Sığınak’ta (Take Shelter) ekonomik krizin bir işçi ailesi üzerindeki etkilerine çeviriyor kamerasını. Ama bunu yaparken, tıpkı Lars von Trier’in Melankoli’de yaptığı gibi, felaket filmi trüklerinden faydalanıyor.
Kahramanımız Curtis (Michael Shannon), bir işçi sınıfı üyesi, taşrada eşi ve bir kızıyla birlikte yaşıyor. İsterik bir karakter Curtis, bu sınıfın her üyesi gibi o da geleceğine kaygıyla bakıyor. Bu baskı bir dakikadan sonra dayanılmaz bir hal alıyor Curtis için. Halüsinasyonlar görmeye başlıyor, zihinsel bir yabancılaşma içinde gerçeklikten kopuyor ve bir kasırganın dünyanın sonunu getireceğine inanmaya başlıyor. Bu felaketten korunmak amacıyla, evinin arkasındaki sığınağa varını yoğunu harcayan, bununla da yetinmeyip banka kredisi çeken Curtis, ekonomik olarak kendi ailesinin sonunu hazırlamış oluyor böylelikle. Bu noktada ‘örtük bir meta fetişizmi eleştirisi’ gerçekleştiren Sığınak, altmetni ve anti-kapitalist alegorileriyle dikkat çeken, çok sağlam bir dramatizasyona sahip.
Melankoli’de de Justine adlı karakter, Curtis’inkine benzer bir yabancılaşma yaşıyordu anımsayacağınız üzere. Bu iki karakter oldukça paralel birbirine; kimse onlara inanmıyor, fakat onlar dünyanın sonunun geldiğini söyleyip duruyorlar insanlığa. Belki de onlar getiriyor dünyanın sonunu kim bilir! Kapitalist birey eylemsizliğiyle yaşadığı evrenin dolayısıyla da kendinin sonunu hazırlıyor, demeye mi getiriyor acaba film? Nitekim her iki film de, benim burada yazmamın etik kaçmayacağı, birbirini hayli çağrıştıran sahnelerle sona eriyor.
Yönetmen Jeff Nichols’un, psikolojik ve yer yer doğaüstü gerilim öğeleriyle desteklediği filmin, aynı zamanda gönderme de yaptığı Steven Spielberg’in Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ıyla (Close Encounters of the Third Kind) akraba olduğunu iddia edebiliriz sanıyorum.
Eksen karakterde boy gösteren Michael Shannon’ın kendisinden beklenmeyecek türden iyi bir performans sergilediği Sığınak, 11 Eylül sonrası Amerikan insanının içine hapsolduğu, Irak, Afganistan ve sonrasında baş gösteren ekonomik krizle birlikte derinleşen paranoyanın etraflıca çizilmiş, başarılı bir portresini sunuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)